Ezber çemberi
Bizimle aynı sosyal, ekonomik, kültürel çevreye dahil olmayan insanlarla karşılaşmadan yaşamamızı mümkün kılan mikro-gettolaşmanın çürütücü etkisi üzerine...
2000’lerin başında solda “ezber bozma” kavramının öne çıkan, önemli bir iddia olduğunu hatırlıyorum. Tabii o dönem bu daha çok “marksizmin sınıfçı ezberi”ne ya da küreselleşme karşıtı eski usül bir “anti-emperyalist ezber”e dönük bir yaklaşımdı. O dünem tarihin sonunun geldiğine ikna olmuş kolektif sol aklın liberalizmle barışmak ve göğe yükselmek için bu eski püskü yüklerden kurtulması gerekiyordu. Ezber bozma söyleminin kendisi öyle bir sol ezber haline gelmişti ki Baskın Oran gibi bugün artık unutulmaya terk edilmiş, arada tat kaçırıcı çıkışlar yapan bir sol liberal figür bile bağımsız milletvekili adayı olduğu dönem bu kalıbı kampanyasında kullanmıştı.
Bugün görüyoruz ki 2008 küresel krizi sonrası ortaya çıkan yeni varoluş mücadeleleri unutulması istenen bu ezberleri, sınıfı ve emperyalizmi büyük çoğunluğun siyasi gündemine (tabii ki önceden öğrenilenleri aşma zorunluluğuyla birlikte) geri getirdi. Ama sol, ister “sınıfçı” ister “kimlikçi” olsun, kendi biricik ezberine tutunmak konusunda oldukça tutarlı. Söylemde ikisi de kendi çapında ilerici olan düşman kardeşler “woke” ve “beton sol”un en belirgin ortak noktası da bu tarz bir tutturukluk ya da daha doğru siyasi ifadesiyle muhafazakarlık.
Bu durumun arkasında teorik ya da düşünsel bir bariyer kadar, hatta ondan daha çok, birbirini olumlama ve düşman gördüğü diğer tüm yaklaşımları küçümseme odaklı bir tür mahalleciliğin, klan tarzı kapalı devre bir ilişki biçiminin, daha geniş anlamıyla da bir tür sosyal çevre darlığının olduğunu düşünüyorum. Sadece örgütlü insanlar açısından değil (ki orada biraz daha anlaşılır bir kapalılık oluyor bu) örgütsüz muhalifler açısından da kendine benzemeyen, aynı sosyal ekonomik kültürel çevreye dahil olmayan insanlarla karşılaşmadan yaşamayı mümkün kılan bir mikro-gettolaşma bugün çok belirgin bir toplumsal tecrit topoğrafyası yaratmış durumda.
Facebook üzerinden örgütlenen bahar ayaklanmalarının etkisiyle henüz iyimser olduğumuz yıllarda, forum tarzı karşılaşmaları artıracağını umduğumuz sosyal medyanın son tahlilde geldiği nokta da bu mikro-gettolaşma eğilimini yükselten bir özelliğe sahip. Bunu sosyal medya bağlamında “yankı odası” olarak adlandırıyoruz ama burada kast ettiğim ondan da daha vahim bir şey aslında. Dünyayı kendimizden ve bize benzeyen beş on kişiden ibaret gördüğümüz, bunun dışındaki herkesi ya görmezden gelmenin ya da onlara düşman olmanın konforunu yaratan bu toplumsal ilişki biçimlerinden bırakın yenilikçi, özgün, özgürlükçü, ilerici düşünceler çıkmayı, mevcut ezberleri bile çürütecek bir atıllık ürüyor sadece.
Evlerimizden, kendi mahallemizden çıkmanın, konfor alanlarımızı terk etmenin, sosyal medya hesaplarımızı bir süreliğine kapatmanın, bize benzemeyen, hatta yan yana durmaktan tedirgin olacağımız insanlarla karşılaşacağımız alanları yaratmanın artık bir tercih değil zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Ezber bozmak 20 yıl öncenin yapısökümcü solcularının iddia ettiği gibi salt dilsel bir uğraş değil. Bizden farklı hayatlar yaşayan, başka dertlerle uğraşan insanlarla onların eşitleri olarak karşılaşacak, birlikte üretecek, yan yana direnecek, kavga edecek, dertleşecek alanı ne kadar yaratabilirsek bizi ezbere iten çemberin o kadar ötesine geçebilir, hayatımıza o kadar fazla tartışmayı dahil edebiliriz.
Kendi adıma kavga etmeyi tercih ettiğim esas kesim ise bana en çok benzeyenler oluyor. Çünkü hayattaki en büyük korkum herkesin birbirinin başını okşayıp sırtını sıvazladığı, gitgide vasatlaşan “harika” fikirlerin karşılıklı olarak onaylandığı bir ezber çemberinde kısılı kalmak.

